Murat Menteş muhafazakar
cenahın en sıradışı ve popüler yazarlarından biri artık. Bu şöhreti istemiş
midir bilmem ama şikayetçi olduğunu da sanmam. Kaosa Mütevazi Bir Katkı
kitabıyla tanıdım onu. Sert ve fazla marjinaldi o zamanlar. Hatta o kitabını
eleştiren bir yazı yazdığımda bir hafiye gibi izimi sürmüş bana ulaşmış ve “O
kitabı yazdığım zamanki fikirlerimden artık çok uzağım. Dolayısıyla
yazdıklarınız şimdiki beni yansıtmıyor. O yazıyı kaldırmanızı rica ediyorum” minvalinde
kibar bir şeyler yazmıştı. Yazıyı hemen kaldırdım ve çok mutlu oldum. Haklı
çıktığım için değil birilerinin fikirleri değiştiği için mutlu oldum. Fikri
değişebilen bir insandan daha güzel şey olamaz. Uzlaşmaz, kavgacı, militan bir
adam havası çizse de bilgi, sevgi, merhamet karşısında yelkenleri suya
indirecek bir tip.
Gelelim Dublörün Dilemması’na.
Kitabı yere göğe koyamayanlar kadar, yerin dibine sokanlar da var. Ben iyi bir
kitap olduğunu düşünüyorum, en azından yeni. Her yeni iyi olmayabilir ama yeni
vasatı her zamanki iyiye yeğ
tutabilirim. Özellikle üslubu zamanının ötesindeydi (şimdi aynı üslupta yazmaya
çalışanlar var), birçoklarına yol açtı. Gerçi sevmeyenleri de birazcık bu
sebepten sevmiyor: Görmemişin absürd romanı olmuş, tutmuş çükünü koparmış.
Klasiğe saldırmayan ama onu saygıyla alaya alan romantiklere bayılırım. Murat
Menteş de onlardan biri. Kitap kesinlikle bir pop-kültür ürünü. Popüler
olmak ne yazık ki neredeyse utanılacak bir şey ama Frédéric Beigbeder, Zeki
Müren, Ümmü Gülsüm, Harlan Coben gibi istisnaları ıskalamamak gerek.
Polisiye bir kitap ama ucuz bir
polisiye değil. Nedense polisiye kitaplar üzerine öyle bir yafta yapıştırılmış
ki, her polisiye yazarı önce iyi bir kurgu yapmalı sonra da okuyucuya romanının
ucuz olmadığını kanıtlamalı. Polisiyenin sanki edebi metin değilmiş gibi üvey
evlat muamelesi gördüğü dünyamızda, Murat Menteş yeniyetme bir şövalye
gibi (yeni yetme çünkü ona gelene kadar Erol Üyepazarcı ve Sevin
Okyay var). Bu yürekliliği de takdir etmek gerek. Üstüne üstlük hem
Müslüman hem de sanatçı. Sadece Müslümanlar değil, diğer muhafazakarlar da
‘sanattan anlamamak’la itham edilmişlerdir dünyanın her yerinde. Bu itham pek
haksız sayılmaz bana kalırsa çünkü muhafazakarların öncelikli ilgilerinden biri
olmadı edebiyat. Murat Menteş her şeyi göze alarak Müslümanlığını da
gözüne sokuyor okuyucunun. Bunu rahatsız edici bir biçimde yapıyor, kavgaya
çağırıyor çünkü galip geleceğini biliyor. Yok yere husumet değil amacı,
itibarını kazanmak. Diğer kitaplarında olduğu gibi bu kitapta da oldukça çok
dini hikayeye ve sembole atıfta bulunuluyor. Kimi zaman kahramanlar da dindar.
1950 sonrası yazılmış romanlarımızda hemen hiçbir baş kahraman camiye gitmez,
namaz kılmaz. Tuhaf değil çünkü muhafazakarlar şimdiye kadar aynı olmayı yek
vücut olarak görüyorlardı (bana kalırsa). Sünnetten sayılan sakal bırakmak bile
aynılaşmak için bir adım gibi düşünülebilir. En azından bundan gocunmuyorlardı.
Murat Menteş bu tavra isyan ediyor gibi ya da ben fazla mana yükledim
olan bitene. Lafı uzatmadan altı çizilmeye değer yüzlerce cümleden birkaçını
paylaşarak bitireyim:
''Hiçbir aşkta umuda yer, sebebe
lüzum yoktur.''
“İmkansız, reddedilmiş
mümkündür.”
“Ferruh, ortaçağ kapanmış
diyorlar?”
“-İnsanlarla hep böyle mi
konuşursunuz?
-Evet. Biri Shakespeare'le
aynı gezegende yaşadığımızı hatırlamalı.”
“Gerçek acı, insanı yapay
sevinçten daha çok canlandırır.”