İspanyol filozof José Ortega y Gasset’in, 20. yüzyıl Avrupa’sının
(günümüz Türkiye’sine denk saymakta beis görmüyorum) ‘sorun’larından biri olan
kitlelerin işgali hakkındaki iddialı fikirlerinin yekûnudur.
Ortega kitle ile neyi
ve kimleri hedef gösteriyor?“Kitle özel nitelik kazanmamış kişilerin
toplamıdır.”“... vasat adamdır ..”“Karşımızdaki tek kişi de olsa onun kitle
olup olmadığını biebiliriz. Kendi kendisini değerlendirmeyen, kendisini herkes
gibi hisseden, yine de bundan gocunmayan...” Francis Bacon’dan
yadigar ‘idola fori’ (Neyyire Gül Işık ‘topluluk putları’ diye
çevirmiş) ve snob (sine nobility = soydan yoksun) yaftaları da
kitle insanına uygun görülmüş yazar tarafından. “Zeki kişi kendini
aptallığın iki parmak ötesinde yakalar ve aptallıktan kaçınabilmek için
çabalar. Oysa aptal kendinden hiç kuşkulanmaz.. Aptal kötüden daha büyük bir
beladır... Ama kitle insanı aptaldır demek değil bu, tersine bugün kitle insanı
kurnazdır fakat o yeteneği bir işe yaramıyor. Sıradan kişi kendini sıradan
değil, üstün nitelikli sayıyor demiyorum, sıradan olan kişi sıradan olma
hakkıını ya da sıradanlığı bir hak olarak ilan etmekte ve dayatmakta diyorum.”
Ortega’nın bu kitleyle
alıp veremediği nedir? Tarih boyunca var olan bu kitle neden şimdi sorun
olmuştur? (Bu sorunun cevabına ikna olmazsanız, kitabın geri kalanı kibirli bir
adamın üst perdeden konuşmalarına dönüşecek sizin için). Ortega kitle
insanının şehirleri ve azınlığa ayrılmış kalburüstü yerleri doldurduğu
iddiasındadır. Ona göre tarih boyunca böyle bir şey görülmemiştir. “Bundan
on beş yıl önce de aşağı yukarı aynı sayıda insan mevcuttu... Bu kalabalıkları
oluşturan bireyler ufak öbekler halinde ya da tek başlarına yeryüzüne
dağılmışlardı... ve şimdi kalabalıklar birdenbire görünürlük kazandı... Kalabalıklar
toplum sahnesinin dibinde yer alıyordu; şimdi ön plana geçti...” Yani
kitle, kitle olmaktan çıkmaksızın azınlıkların yerini alıyor. Azınlık diyince
kim hedef gösteriliyor onu da belirtelim: örtüşmemede örtüşenler. Ortega azınlıkları
geçmişin soyluları gibi kâle alıyor. Onları tanımlarken Mallarmé’ye
atıfta bulunuyor. Mallarmé’ ender bir müzisyeni dinleyen ufak topluluğu
anlatırken “o dinleyici topluluğu kendi azınlığının varlığıyla çoğunluğun
yokluğunu vurgulamaktadır” der. Kitle tarihte ilk kez azınlıklar yerine geçiyor,
azınlıklara has zevklerin tadını çıkarmaya karar veriyor. Kitle artık kendi
zevk ve emellerini dayatıyor. Kısaca kitle iki büyük soruna yol açıyor: Bir,
azınlıklara özgü yaşamsal alanları işgal ediyorlar; iki, azınlıklar karşısında
hırçınlaşıyorlar. Bu satırlarda kibir ya da içi boş bir yukarıdan bakma
olmadığını düşünüyorum. Ortega’nın kaygısı bugünün erlerinin yüzbaşılığa
terfi etmesidir. İnsan ordularının tamamen yüzbaşılardan oluşması da kaygı
duyulacak şeydir sahiden. Kitleyi barbarlıkla da itham eder: “Günümüzde kitle dünyada olup bitenler
hakkında kesin fikirlere sahiptir. İyi ama bu yararlı bir şey değil mi? Hayır,
zira fikirlere sahip olması kültürlü olduğu anlamına gelmez. Fikri gerçeğe
meydan okumadır... Onları düzenleyecek bir kurumu kabullenmedikçe fikir ya da
görüşlerden söz edilemez, tartışma sırasında başvurulacak bir dizi kurallar
gerekir. O kurallar kültürün ilkeleridir. Hangi kurallar oldukları benim için
önemli değil... Barbarlık kuralları diye bir şey yoktur. Kuralların yokluğudur
barbarlık, başvurulacak merci bulunmayışıdır.”
Ortega bu çağın
kendine uygun gördüğü isme bile bir kulp bulur: Modern! Diğer çağlar hedefi
tutturamayan bir ok sanki. Tarihte ilk kez bugün geçmişle bu kadar vahim
biçimde ayrışır ona göre. Hak vermemek elde değil, klasiklerin demode olduğu
tuhaf bir çağ çünkü bu. Öyle bir çağ ki kendini, kendi bolluğu ortasında yitmiş
hissediyor. Kral XV.Louis hakkında dedikleri gibi: Bütün yeteneklere
sahip de, onları kullanma yeteneği eksik.
Kitlelerin en çok vitrinde olduğu yerler Akdeniz ülkeleridir Ortega’ya
göre. Daha önceden seçimlerde kitleler karar vermez, azınlığın kararlarını
benimserdi. Şimdi kendi kararlarını veriyorlar fakat bir programları yok. Geleceğe
yönelik hesaplar değil, günün ivediliği gündemde. Hükümetlerin başlıca icraati o an ortaya çıkan
sorunları çözmek değil savuşturmaktır. Gücü her şeye yeter ama iğretidir. Bu
yüzdendir ki, olanakları ve elindeki güçler muazzam olsa bile hiçbir şey
yapılandıramaz.
Kitle gücünü en çok da ekonomik ferahlıktan alır. Tarihte ilk kez vasat
insan böyle bir bollukta yaşamaktadır. Dikkat edilmesi gereken husus şu ki,
kitleler bunu hak etmediler. Yani bu bolluk için çalışmadılar, bu bolluk onlara
uygarlığın bir armağanı oldu. Başka varlıklar arasında çıkacak muhtemel
çatışmalar çıktıkça kendisini tek sanıyor. Onu herhangi bir istediğinden
vazgeçirecek, şımarıklığını sınırlayacak ondan güçlü bir odak yok. “Şurada
ben bitiyorum, benden güçlü olan bir başkası başlıyor. Demek ki dünyada
iki kişiyiz: Ben ve benden üstün olan öteki.” Başka çağların vasat insanı
bu basit bilgeliğe ermişti çünkü o dünyanın düzeni öyle hoyrattı ki her an
felaketler gelir çatardı. Güvenlik, bolluk, sağlık istikrarlı değildi. Soylular
ise vasat insandan farklı olarak sahip olduklarını bileğinin hakkıyla
kazanmıştır. Soylu, adsız kitleler içinden sıyrılarak kendini tanıtmıştır.
Kalıtımsal soyluluğun bile dolaylı bir niteliği vardır. Ortega Çin’deki
soyluluk anlayışını ise Batı’ya yeğ tutar. Çin’de baba oğluna soyluluğunu
aktaramazken, oğul soyluluğu eriştikten sonra onu atalarına aktarabilir. Kısacası
soyluluğu dinamik olarak görür yazar. Bu iddiaları zayıflatacak olaylar olduğu
gibi destekleyecek olaylar da vardır tarihte. İkisine de birer örnek vererek
geçeceğim. İlkin Spartacus’ü anımsayalım. Genelde hakkındaki kanı olumludur.
Roma İmparatorlugu'na karşı haklı bir köle isyanı tertiplemiş ve önderlik
etmiştir (M.S.73) Köle olduğu ve yönetime karşı başkaldırdığı için duyulan
sempati genelde romantik seviyede kalır. Spartacus tarihe bir ders
vermiştir ancak başarısıyla değil, başarısızlığıyla. Monarşiye karşı ciddi
tehdit oluşturmuş, iki Roma lejyonunu yenmiş ama koskoca imparatorluk nasıl yönetilir
diye bir düşüncesi olmadığından, kaldıracağı düzenin yerine bir alternatif
düşünmediğinden ve hitap ettiği kitlenin hevesleriyle hareket etmesinden dolayı
Crassus tarafından mağlup edilmiştir. Kitle ayaklanmış fakat hiçbir şey
elde edememiş. Köleliğin kalkması kitle ayaklanmalarıyla değil kapitalizmle
birlikte olmuştur. Kitle özgürlüğünü kazanmamıştır, ona özgürlük
bahşedilmiştir. İkinci olarak da Haiti’deki köle ayaklanmasını hatırlayalım.
1791’de başlayan ayaklanma ülkeyi iç savaşa götürmüş fakat kazanan kitle
olmuştur. Tarihte başarıya ulaşan tek köle ayaklanmasıdır belki de. Bu örnekte
kitle ayaklanmış ve haklarını bileğinin hakkıyla kazanmıştır. Kısacası ben kitlenin
sahibi olduğu hakların tümüyle soyluların armağanı olduğu iddiasını kabul
edilemez buluyorum. Bu haklar kimi zaman soyluların vermek zorunda kaldıkları
tavizlerdir.
Kitabın önsözünde ise beni oldukça şaşırtan bir şey yazmış Ortega: “İngiltere’de
monarşi çok belirgin ve büyük bir etkinliği olan bir işlev görür: Simge olma
işlevini... İngiltere kendi hayatını düzenleyen değişmez kuralları vurgulamak
istemiş...” Yüz sayfa sonra yazdıklarıyla önceki düşüncesini çürütür gibi
durur: “Tüm eski kültürlerin ilerlerken birtakım ölü dokuları,
azımsanmayacak bir boynuzsu madde yükünü sürüklediği açıktır, yaşamı
köstekleyen zehirli artıklardır onlar. Ölü kurumlar, artık anlamını yitirmiş
ama hala varlığını sürdüren değerlendirmeler...”
Kitabın büyük bir kısmı kitleler, davranışları, vasatlıkları ve
yaratacağı tehlikeler üzerinde durur. Uzmanlaşma merakı, gençlik, uygarlığın
ilkeleri, yöneticilerin vasıfsızlığı üzerine eleştiriler vardır geri kalanında.
Uzun uzun devrimin zararlarından bahseder (alternatif olarak reform önerir). Bunun
yanı sıra bir kehanette bulunur ve muhakkak Avrupa’nın yek vücut olacağını
söyler (ve haklı çıkar). Uzunca bir bölüm de Avrupa ve yarattığı uygarlığa
methiyeler vardır. Her iyi filozof iyi yazar olmuyor fakat Ortega kesinlikle
iyi bir yazar. Avrupa uygarlığı, tarihi ve siyaseti ile ilgilenenlere özellikle
tavsiye ederim.