Nilgün Marmara, Boğaziçi
Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde okudu, Sylvia Plath üzerine incelemeler yaptı,
çeşitli dergilerde şiirleri yayımlandı. 1987’de 29 yaşındayken intihar etti. Cemal Süreya ölümünün ardından onun için
"Bu dünyayı başka bir dünyanın
bekleme odası gibi görüyordu" demişti. Hayatının kuru anlatımı böyle.
Günlüğü intiharından sonra yayınlandı: Kırmızı
Kahverengi Defter.
Yayıncı şöyle bir not düşmüş: “Nilgün Marmara'nın günlüklerinde yer
alan, okuduğu kitaplardan yaptığı alıntılar ve mektup taslakları dışında, her
satır, her harf, elinizdeki kitaptadır. Üzerlerinde, düzeltme dahil, en küçük
bir redaksiyon müdahalesi yapılmamış; defterlerde nasıl yazılmışsa, -günlükler,
insanların "çalakalem" iç dökmeleridir, yayına hazırlanan metinler
değil. Doğal olarak, harf hataları, tümce düşüklükleri görülebilir.
kitaplaştırırken, bunları olduğu gibi bırakmayı yeğledik.”
İntihar eden yazarların günlükleri
daha çok ilgi çekiyor, bu bir gerçek. Nilgün
Marmara da diğerleri gibi bu ilgiden nasibini öldükten sonra aldı. Kimin
olursa olsun bütün günlüklere merakım olduğundan okudum kitabı. Beni çok
etkilediğini söyleyemem. Olmazsa olmaz bir kitap olarak görmüyorum fakat
hakkını vermem gereken öyle cümleler var ki (tek tük de olsa) uzun süre
aklımdan çıkmadı. Telos yayınladı.
Bulmak hayli zor. Aklımdan çıkmayan cümlelerle bitireyim:
“Doğmuş olmak bir referans mektubunu nereye ve kime götüreceğimizi
bilememektir.”
“Ben benim, sen de Tanrı, diyeceksin [...] Ben olmayan her şey Tanrı
olabilir ve ben bir başkasıyla karıştırılırsa, özdeşlik kurulursa Tanrı ikiye
bölünmüş demektir.”
“Varlık, bir kıpırtının başlangıcıyla bitişi arasındaki an...”
“Belki de sonsuza dek hoş görünmeye çalışanların nefreti daha derindir.”